Ana içeriğe atla

Yayınlar

SANA KIRMIZI HİÇ YAKIŞMIYOR

Bir yılı geçtik. Bunaldık. Fakirleştik. Öldük. Hepsini bir yılda kendi kendimize yaptık. Bazılarımıza göre tek sorumlusu devleti temsil eden hükümetin politikaları. Diğer devletler vatandaşına bizimkilerden daha çok yardımcı oldu diye düşünebilir. Kısmen haklı da olabilirler. Ama unutmamak gerekir ki; her ana baba çocuğuna imkânları ölçüsünde harçlık verir. Bizim devlet babamız da paraları yemiş ve bu kadar para kalmış. Bununla ilgili tepkiyi daha önce göstermek gerekirdi. Konunun bu kısmını uzatmadan kendi yaptıklarımıza bakalım. Üzerimize düşeni yaptık mı acaba. Bütün dünya bir yılı aşkın bir zamandır toplam üç saniye süren bir tedbir çığlığı atıyor ama halâ anlamamak için direniyoruz. MASKE, MESAFE, HİJYEN. Uyacağımız sadece bu kural. Ama maske takmamayı kolluk kuvvetlerine saygısızlık olarak görüyoruz ki, onları görür görmez hemen maskemizi cebimizden çıkarıp, burnumuza çekiyoruz. Mesafe konusunda ikaz edildiğimizde; Sanki millet tanımadıklarıyla sarmaş dolaş geziyormuş gibi,
Son yayınlar

YAPMA BE ANACIĞIM

Nasıl bir yürek koymuş yaratan bu kuluna çözemedim. Yok arkadaş, kalp nakli yapıyorsun değişmiyor, damarı değiştiriyorsun, ana yüreği aynı kalıyor. Sana bakışları kaç yaşına gelirsen gel, ilk kucağına aldığında baktığı gibi. Kaç yalına gelirsen gel, ibtiyacın varsa dibinden ayŕılmkıyor. Hostes bile uçak kalkmadan önce anons ediyor; "maskeyi önce kendinize, sonra bebeğinize takın" diye. Hostes de biliyor, bu hatırlatmayı yapmazsa "ANA REFLEKSİ" kendinden önce çocuğa takmaya çalışıp, kendisine de çocuğa da kötülük yapacak. Önce çocuğum düşüncesi ile fedakarlığa devam edecek ama bazen olmuyor işte. Hele bir de kendileri acıkınca çocuğu da acıkmak zorundaymış ve ya kendileri üşüdüğünde çocukları da üşümek zorundaymış gibi anlamsız yedirme ve giydirme çalışmaları var. Zaman zaman o kadar abartırlar ki, iyiliklerini düşünürken, farkında olmadan zarar bile verebilir ana yüreği. Yaradılış işte.Çok da fazla yapılabilecek bir şey yok bu konuda. Sadece biraz dikkatli olmak

OMURGA ÖNEMLİ

Hiç düşündünüz mü, yeryüzünde kaç canlı var? Milyon? Milyar? Trilyon? Katrilyon? Çeşit, çeşit. Bazısı tek hücreli, bazısı kafadan bacaklı, bazısı ise etçil, otçul diye uzayıp gidiyor. Çoğu da birbirini biliyor. Denizin bilmem kaç metre altında yaşayan bir balık; karşısına çıktığında kendisini kabartarak atarlanan diğer deniz canlısına bulaşmaması gerektiğini biliyor. Neticede atarlı abimizin bir duruşu var ve bu duruş kendisine bir saygınlık sağlamış denizler aleminde. Karada ise gerek avını ürkütmek için, gerekse de kendisini saldırıya karşı savunabilmek için omurgasını kullanarak şeklini değiştirenler çıkıyor karşımıza. Omurgasını kullanarak hem kendisini koruyabilir, hem avını görüntüsüyle ürküterek daha kolay avlayabilir, en önemlisi de karşısındakini korkutarak da olsa saygısını kazanır bu duruşuyla. Biz insanlar da omurgalılardanız. Bir kısmımız her ne kadar içgüdüsel kullanarak, sadece kavgalarda horozlanmak (!) için kullansak da, omurgalıyız işte. Halbuki omurgamızı fikirler

YOLLAR

Yanlış anlaşılmak istemediğimden, başında, bu yazımda hiç bir siyasi partiyi hedeflemediğimi belirteyim. Çünkü hepsini birden kast ediyorum. İktidara gelenlerin hepsi aynı şeyleri söylüyor. "Biz hizmetkarınız", "baraj yaptık", "yol yaptık" vs vs. Biz sizi zaten bunları yapın diye seçtik. Kendi zeka seviyelerini bizlerinkinden daha yüksekte görüyor olmalılar ki, bu ve bunun gibi safsatalarla bizleri uyutmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla bunlar marifetlerinizi ispat etme yolları değil. Bunların yapılabilmesi için parasını da vergi ödeyerek ben veriyorum zaten. Bunlarla gelmeyin. Bize nelerle gelin biliyor musunuz? Yaptığınız YOLLARla gelin. Bir satır sonra nasıl da çeliştim kendimle değil mi? Ülkede her yere ulaşılabilecek yollar var. Her iktidar değiştiğinde, gidenin yıktığı yollardan bahsediyorum. Sadece yıktıkları değil, yıkıp öylece bıraktıkları yollardan. Hani şu "kalpten kalbe" giden yollar. Halbuki bu yolları yıkmak o kadar zordur ki, sadece

ÇÜRÜK BASAMAK

Düşünsenize, şu anda harika manzarası olan, ahşap, dublex bir evin verandasındasınız. Kahvenizi yudumlarken seyrettiğiniz manzara artık yeterli gelmemeye başlıyor ve üst kattan manzaranın daha güzel olduğunu ve oraya çıkmanız gerektiğini düşünüp, merdivenlere yöneliyorsunuz. Elinize aldığınız kahve fincanınızla ahşap merdivenleri çıkmaya başlıyorsunuz. Tam merdivenin ortalarına geldiğinizde, ahşapı artık çürümüş olan basamağa adımınızı attığınızda basamak kırılıyor. Kahvenizin döküldüğü yetmiyormuş gibi, ayağınız da inciniyor. Biraz toparlandıktan sonra basamakları çıkmaya devam ediyorsunuz. Hedefiniz üst kata çıkmak. Sonra basamakları çıkarken daha dikkatli olduğunuzu fark ediyorsunuz. Adımlarınızı daha temkinli atıyorsunuz. Çünkü ilk kazada hem ayağınızı incittiniz hem de kahvenizi kaybettiniz. Aynı sorunları tekrar yaşamak istemiyor, yine de yolunuzdan dönmeyip, üst kata ulaşıp, daha güzel gözüken manzarayı seyrediyorsunuz. Aynı hayatımızda, basamakları çıkarken karşımıza gelen ç

VAKTİ GELİNCE OLUR

Bazen olmasını istediğimiz şeyler konusunda sabırsız davranıyoruz. Hemen olsun istiyoruz. Ama birazcık düşünsek belki de bu sabırsızlığimızı dizginleyebiliriz. Doğada öyle bir denge var ki, süre bizlerin eline bırakılmamış. Zaten bizim elimize bırakılsa bunun da dengesini bozardık. Hatta örnekleri bile var. Gelelim bu dengelere. Yarın şöyle taptaze bir salata yapmak için bahçeye bugün biraz sebze dikeyim desek olmuyor işte. O tohumun çimlenip fide olması için ve hatta sebze verecek olgunluğa erişmesi için süre gerekiyor. Aynı şekilde çocukları çok seviyorum ve önümüzdeki hafta kucağıma bir bebek almak istiyorum desek yine olmuyor. Aynen bir ameliyat olduktan sonra iyileşme sürecine ihtiyaç duyduğumuz gibi. Örnekler uzar gider. Vaktini beklemeden yemeğe çalıştığımız meyvenin o güzelim tadını hayal ederken ağzımızda bıraktığı acımsı tad, belki de o meyveden soğutur bizi. Tanımak için vakte ihtiyacımız var. İnşaat yapıyorsak, İkinci katı çıkmak için ilk katın betonunun donması için de

KENDİNİ KÜÇÜMSEME

Kendini küçümseme derken, abartıp kendini büyük de görme. Neler yapabileceğini görmeye başladığında sen de şaşırırsın. Düşünsenize; Edison gibi, Tesla gibi, Einstein gibi; sen de bir insansın. Aldığın eğitim veya ilgi alanın onlardan farklı olabilir. Tıpkı Macellanın ilgi alanının Edisondan farklı olduğu gibi. Hepimizin bir yaradılış sebebi olduğuna inanıyorum. Hiç kimse boşuna gelmiş olamaz bu dünyaya. Bu kesinlikle yeyip, içip, yatmak da olamaz. Tüm insanlığa olmasa bile, belli bir kesime ciddi faydalar sağlayabilecek bir şeyler yapmak için olmalı. Ya da bunu yapacak olan çocuğu yetiştirmek olmalı. Neden bu dünyaya geldiğini bulamıyorsan, onun seni bulmasına bari izin ver. Onu engelleme, o seni bulacaktır. "Sen neden yaratılmışsın?" diye soruyorsunuz değil mi şimdi. Henüz ben de bilemiyorum. Bulamadım daha. Belki de sadece bu yazıyı yazıp, insanlık için önemli bir adım atacak birilerini uyandırmak için yaratılmışımdır. Kim bilir? Hakan Algan Resmi Web Sitesi

ÖDÜL MAMASI

Evimizde bir kedi var. İsmi lokum. Görseniz gerçekten de lokum gibi bir şey. Aslında annemin kedisi. Onu eğitmek için, ya da terbiye etmek için ödül maması veriyoruz. Görseniz, inanılmaz işe yarıyor. Kedi artık bize masaj bile yapıyor. Biraz daha kassak, markete alış verişe gidip, gelecek. Ödül aslında hayatın her kesiminde kullanılıyor. Düşünsenize sporcular neden ömürlerini kan, ter içinde geçiriyor. Tabii ki madalya için. Ya öğrenciler neden mışıl mışıl uyumak varken, gecelerini uykusuz geçiriyor? Eğitiminin ödülü olan diplomaya ulaşmak için. Bunun yanında ceza da olmazsa olmazıdır hayatımızın. Öğrencinin cezası yaz tatiline mal olur. Hatta belki de okulundan atılır. Doping yapan sporcunun cezası ise, müsabakalardan men edilerek zafere ulaşması engellenir, belki diğer yarışlardan bile men edilir. Çocuğumuzu düşünsenize; yaramazlık yaparsa illaki bir ceza veririz. Bu harçlık kesintisi olabileceği gibi, "sokağa çıkma kısıtlaması" uygulayıp, arkadaşlarıyla oynamasını enge

BACA

Olmalı be. Belki fiziksel olarak çirkin durur ama bir bacası olmalı insanın tepesinde. İçindeki isi, pisi atacak. Sürekli içini temizleyecek. Tıkandımı açılabilecek. Direkt kalbine bağlı baca. Travmalarını atabileceği, kalbini temiz tutabilecek bir baca. Belki havaya atılan pislikler bulaşır diye de düşünmemeli. Doğanın temizleyemediği pislik var mı ki, bunlar kalsın. O zaman karşımızdaki iyi niyetli mi, kötü niyetli mi diye düşünmek için harcayacağımız zamanımızı ne güzel şeylere harcarız. Hatta çıkacak fikirler, şimdikinden daha iyi, daha insancıl olacağından çocukların geleceği ile ilgili kaygılar olmaz. Açlıktan ölen ve ya donarak ölen canlıların haberlerini televizyonlarda izlemeyiz. Cinayet haberleri içimizi karartmaz. Yolsuzluk vakaları olmayacağı için, yoksulluk haberleri de olmaz. Şike şüpheleri yüzünden spordan soğumayız. Savaş muhabirleri, şu ülkede birşey icad etmişler, haber yapalım derler. Olmalı bir baca. işte o zaman sevilir bu dünya Hakan Algan Resmi Web Site

NEREYE GİDİYORUZ

Bunları neden yazdığımı ben de gerçekten bilmiyorum. Aslında hepimizin bildiği şeyler. Sanırım televizyon seyrederken, gördüklerim karşısında, unutmaya başladıklarımızı, dizginleyemediğim hatırlatma isteğidir. Yaradılıştan kaynaklanan insani ahlakın yanında, yaşadığımız toplumun kurallarından kaynaklanan da ahlaki değerlerimiz var. İnsan olmanın gereğidir bu kurallara sadık kalmamız. Bahçedeki kedilerimizle değil, diğer insanlarların hareketleriyle karşılaştırılır bu değerlerimize verdiğimiz önem. Ama o kadar deformasyona uğramışız ki, normalde bu kurallara uyarak yaşayanlar büyük takdirle karşılanır olmuş. Halbuki zaten görevimiz bu. Yapmamız gerekenleri yapanlar değil, gerekenden fazlasını yapanlar lâyık değil mi bu büyük takdire. Olması gereken bu ama, çıta o kadar düşürülmüş ki, olması gerektiği gibi yaşamanın yazılı olmayan kurallarını, değerlerini unutmuşuz. Mesela toplu taşıma araçlarında yaşlı, hamile, engellilere yer verenler ayakta alkışlanır oldu. Aslında yaşadığımız top

YIMIRTAYNAN DAVIK

Çocukluğumuzdan beri anlatılan bir hikaye vardır. Hepimiz bir ders çıkarır, bu hikayeden de ömür boyu faydalanırız. Hikayedeki tavuk altın yumurtlamaktadır. Tavuğun sahibiyse hergün bir altın yumurta almaktansa, bütün altınlara sahip olacağını sanıp tavuğu keser. Sonuç malum. Altnlara veda eder ve tavuğun derisiyle gerisi kalır adamın elinde. Son zamanlarda tavukçu vitrinine baktıkça bu hikaye geliyor aklıma. Tavukların herbiri altın işiyle uğraşan kuyumcu gibi geliyor gözüme. Belki yumurtalarının rengi aynı değil ama, değeri ona yaklaşıyor. Bazısı beyaz, bazısı kahverengi. Olsun, rengi de önemli değil. Tanesi 1 TL. Bir tavuk günde bir tane yumurta verse, ayda sahibine 30TL kazandırıyor. Halbuki vitrinde sere serpe yatan tavuk günümüzde 20-25TL. Ama vitrine bakınca benim gördüğüm, yumurtladığı altının canına mal olduğu, muhtemelen yumurtladığına pişman olmuş meftalar görüyorum. O yumurtaları yerken de içim sızlar oldu artık. Fiyatından dolayı değil. Altının tamamına ulaşmak uğruna ö

KAMU ŞEYSİ

Aslında aksiyon filmlerinin en fazla ilham aldığı konudur katiller. Para karşılığı veya başka bir sebeple bir sürü adam öldürüp, yakalanmadan ortalıkta gezer tozarlar. Belki gerçek hayatta da vardır bunlardan. Yakalanan, yakalanmayan. Zor iş aslında. Bırakın insanı, herhangi bir canlının hayatına son vermek. Offfff, tüyler ürpertici. Sadece onun hayatını sonlandırmıyor, ardında kalanların da hayatını karartıyor. Halbuki bütün kutsal kitaplarda, Allah'ın emirlerinden birisidir; "öldürme". Bu filmlerin başında "EVDE DENEMEYİN" diye bir uyarımı yapmalı bilmiyorum ama, millet önüne geleni öldürür oldu artık. Sanki iş çığrından çıktı gibi. Akşamları dizilerde filmlerde adam öldürenleri, gündüz programlarında da "EVDE DENEYENLERİ" seyrediyoruz. Hani, sorunlarımızı birazcık da konuşarak, konuşarak beceremiyorsak da mahkeme yoluyla çözmeyi denesek. Gerçek hayatın filmlerdeki gibi olmadığını, senaryo gereği katillerin yakalanmadığını, normalde ise yakalanma

ENGELLEME OTOPARKLARI

Engelli otoparkları genelde resmi kurumların, AVM'lerin, hastanelerin otoparklarında ya da yol kenarlarında dikkatimizi çeker. Dikkat edilirse bu otoparkların giriş kapısına en yakın yerlere yapıldığını da görebiliriz. Buradan da şu sonuca varabiliriz. "Demekki engellilerin hareket kabiliyetleri çok da iyi olmadığından girişe en yakın noktalara konmuş". Dolayısıyla da, onların bu haklarını gasp ederek, haksız olduğunuzun en başından belli olduğu tartışmaya girerek ne rezil olmaya gerek var; ne de sizin kadar fiziksel güce sahip olmadığı, normal zekâ seviyesine sahip olan herkesin ilk bakışta anlayabileceği kişilere kaba kuvvet uygulayarak rezilliği katmerlemeye gerek var. Her ikisine de gerek olmadığına göre, haydi empati kuralım. Siz engellisiniz, diğerlerinin engeli yok. Engelli otoparkına sağlam olduğunu düşündüğünüz birisi park etmiş. Otoparkta yer var ama giriş kapısına biraz uzakta. Engelli otoparkına park eden, normal bir insan olma şartlarının bir çoğuna sahip

MESLEK

Çocuklara büyüyünce ne olmak istediklerini sorduğumuzda ilk sıralardaki meslekler doktor, öğretmen, mühendis, polis, mimar, asker gibi mesleklerdir genelde. Bu mesleklere yönelmelerinin sebebi de çoğunlukla ebeveynleridir. Bazısı ısrarcı oldukları mesleğin daha iyi bir gelecek sağlayacağına inanır, bazısı da olmak isteyip de olamadıkları mesleği çocuklarının yapmasını istediklerinden ısrar ederler. Bu ısrarın dozunu bazen o kadar kaçırırlar ki, çocuk dünyanın en önemli mesleğini, ebeveynlerinin kendisini yönlendirdiği bu meslek olarak görür. Hatta çocukluğundan beri hedeflediği bu mesleğe ulaştıktan sonra bile bu düşüncesini devam ettirip, diğer meslek sahiplerini hor görebilecek hale gelir. Herkes için kendi işi çok önemlidir ama sadece bu kadar. Çünkü bu dünyada hep beraber, ortak bir yaşam sürdüğümüzü unutmamalı, gözümüzün dönüp kendimizi diğerlerinden üstün görmemize neden olmasına izin vermemeliyiz. Yani meslek grubuyla değil, tamamen karakterle ilgili bir durum. Çocukluğundan

YARIM ELMA GÖNÜL ALMA

Bugün size çok sevdiğim bir komşumuzla aramızda geçen bir anımızı anlatacağım. Çoğunuzun bildiği gibi yaz aylarında Kütahya'nın kaplıca bölgelerinden birisi olan Yoncalıda kalıyorum. Çok tatlı komşularım var. Hele "Kötaaya şivesiynen gonuşuvesinle bi, nahanda onlaa dinleyiverisin aaşama gadaa" Doğal olarak ihtiyaçlar için zaman zaman Kütahya'ya gitmek gerekiyor. Yine ihtiyaçlarımızı almak için Kütahya'ya gitmek üzere evden çıktığım bir gün, hiç bir zaman benden dualarını esirgemeyen; Mürüvvet teyzem ve Hüsniye teyzem namaz saatleri dışında kalan zamanlarını değerlendirdikleri apartmanın kapısının önünde oturuyorlardı. Ayak üzeri biraz sohbet edip, hal hatır sorduktan sonra, arabaya doğru giderken, "Kütahya'dan istediğiniz bir şey var mı?" diye sordum. Hayatımda yediğim en lezzetli haşhaşlı gözlemenin ustası olan Hüsniye teyzem "a-ah olum. Sağ salim gidip gelive yeter" dedi. Mürüvvet teyzemse bana doğru burnunu kıvırarak; "sağol olum